Mutlu Anne

Mutlu Annenin web sitesi

Top babadan pop anadan..

Bir yerlerde okumuştum, müzik zevki anneden, spor zevki babadan geçiyormuş. Bizim için gayet doğru bir durum.

Benimle şarkı söyleyen koca bebek babasıyla harıl harıl top oynuyor. Benim top oynamaya yanaşmıyor, çünkü ondan daha kötü oynuyorum. Birlikte müzik dinliyoruz, dans ediyoruz, şarkılar söylüyoruz.

Ona elimden geldiğince geniş bir müzik zevki vermeye çalışıyorum. Daha bir yaşındayken Red Hot Chili Peppers’ın ‘Tell me baby’ ile coşarken, bugün (ikibuçuk yaş) onu birbirinden güzel Rumeli türküleriyle tanıştırdım. Piyasada bebekler için klasik müzik CD’leri falan var, bunlara hiç rağbet göstermedim. Klasik müziğe pek önem vermiyorum açıkçası, ne kadar kültürsüzüm değil mi? Zaten çocuk üstün zekalı olsun da zehir gibi olsun diye ona eziyet etmeyi, hatta bunun için müzik kullanmayı vicdansızlık olarak görüyorum.

Birkaç çocuk şarkısı CD’si aldım sadece, o da sözlerini hatırlayamadığım için.

Ben de müzik zevkimi tamamen annemden aldım sayılır. Hiç benim zamanımın müziği olmamasına rağmen Beatles, Paul Simon, Cat Stevens falan dinlemem bundandır.

Bunları da kızımı öğretiyorum tabii. Koen deliriyor. Nur için bunlar bizim için 1930’ların müziği neyse oymuş. Olsun, kendi zamanımdan ona öğretecek az birşeyim var. Bir tek güzel rock grupları hariç tabii ki Metallica olsun, Rolling Stones olsun, Nirvana bunları bilmeli, beğenmeli.

Alakasız olacak ama bir insanın Jose Feliciano’yu hiç bilmemesinin kültür belleğinde doldurulmaz bir eksik olduğunu düşünüyorum.

Tabii ki kızımın annesinin köklerini aldığı müzikleri de bilmeli benimsemeli. Her gün yurdun çeşitli yörelerinden türküler çığırıyoruz, Sabahat Akkiraz, Zara ve Kubat repertuarımızda sık sık yer aliyor. Ayrıca Yansımalar CD’sini bilhassa seviyoruz, sakinleştiriyor.

Türk Rock gruplarını, Gripin, Duman, Mor ve ötesi (Erovizyonda süperdiniz aslanlarım, hakkınız yendi!!) aşılayamadım daha, ama o da zamanla olacak inşallah.

Herşeyin zamanı var tabiiJ )

Biterken arka planda aşağıdaki şarkı çalıyordu, malesef bizim kız çok seviyor:

www.karendamen.com/videoclips/teleromeo.html

Hayvanlar ve biz

23 ay itibariyle kızımı ısıran hayvanların listesidir:

Sivrisinek

Papağan

Kaplumbağa

Keçi

Birincisi hariç diğerlerini bizzat beslerken olay meydana geldi. Papağan ısırığı acaip kanatıyor. Hele papağan arsızsa kah kah gülüyor. Kaplumbağa ısırınca çok üzüldü, duvara döndü ağlar gibi yaptı. Duygusal hayvanlar. Daha sonra evdeki minik heykel kaplumbağayla oynayaraktan ısırma korkumuzu yendik. Kendi aramızda ısırdı ısırmadı diye oyun oynayaraktan ısırılma hadisesini bünyede erittik adeta.

Kızımı tepeden tırnağa koklayan hayvanların listesi

Köpek

At

Koyun

Tavşan

Beklentilerime rağmen çok şükür henüz ısırmayan hayvanlar

Kuğu – Kocaman kanatları var, ısırdı mı koparır. Bizim kız illaki dibine girip besleyecek.

Sincap – Bahçedeki ceviz ağacından düşen cevizleri götürüyoruz. Tırnakları uzun, korkutuyor beni.

Hamster – Yuvalarına kolunu sokuyor hayvanlar sabırla ısırmıyorlar.

Maymun – Orada olduklarını bilmeden kıza meyva verdim, canları çekti. Ayıp ettik biraz.

Devekuşu – Yavruları hayvanat bahçesinde serbest dolaşıyor. Genel kanının aksine yavruları çok uysal hayvanlar.

Tavuk –horoz –hindi- ördek dörtlüsü

Bizimki hiperaktif eğilimli olduğundan, daha çok şehir dışındaki çiftliklerde ve hayvanat bahçelerinde takılıyoruz. Neden derseniz, doğa ile iç içe olmak çocuğu rahatlatıyor, yoruluyor daha iyi uyuyor. Bir güzel de iştahı açılıyor. Türkiye’de dev alışveriş merkezlerinde anneleriyle uslu uslu gezen çocukları görüyorum da, şaşırıyorum. Bizimki kesinlikle rahat durmuyor alışverişte. Kök söktürüyor. Gündüzleri çok fazla kırlık arazide zaman geçirdiğimden yazı yazmaya vakit bulamıyorum.

 

Yeni ekonomi ve anneler

Zaman zaman soruyorlar ‘Siz necisiniz?’ diye. Esasında şu anda Avrupa standartlarına göre son derece standart bir işe sahibim. Hollandaca sözlüklere geçen aylarda bir kelime girdi: e-mama diye. Ben buyum efendim.

Nedir e-mama? Bunun Türkçesi evden çalışan anne oluyor. Eskiden incik boncuk dizen, dikiş diken anneler gelirdi akla. Artık gelişen bilgisayar teknolojileri sayesinde internete ulaşımı olan her kişi evinin rahatlığında birşeyler üretebiliyor. Buna working at home mother (WAHM) da deniyor.

Hollanda’da o kadar çok evden çalışan anne var ki. Bir tanesi bebek eşyalarını çin’de ürettiriyor mağazalara satıyor (çok zengin oldu bu hanım ama yarım milyon euro yatırdıktan sonra.. Bir konteynır dolusu malı evinin garajına istiflerken ben bunları nasıl satacağım diye ağlamış.), bir diğeri muhasecilik yapıyor. Bizim evin eski sahibinin de işe yerleştirme bürosu var. Hatta evinin garajından emlakçılık yapan bir anne bile tanıyorum. Neticede IBM de bir evin garajından çıkmadı mı?

Anne olacağımı açıkladıktan sonra işimden olacağımı öğrendiğimde oturup eşimle bir hesap yaptık. Bir yerde çalışırsam maaşımın yarısı kreşe, geri kalanı da evi çekip çevirecek bir hizmetçiye gidecekti. Bir de yol parası, yemeği cartı curu var. Evden kendi işimi kurmak daha kolay geldi.

Tabii ki olayın en güzel tarafı çocuğu kreşe bırakmak zorunda olmamak oluyor (Yine de haftada iki Sabah gidiyor kreşe, faydalı olduğuna inandığımız için). Kızımı ben büyüttüm diyebileceğim bu sayede.

Iyi tarafları kadar kötü tarafları da var tabii. Artıları ve eksileriyle evden çalışma:

1.     Insanların sizi ciddiye almama olasılığı vardır. Neticede evden çalışıyorsunuzdur. Ofislerde çalışan okul arkadaşlarınız bütün gün birbirlerine Can Dündar yazıları ve kedi resimleri forwardlarken sizin canınızı dişinize takaraktan çalışmanız çalışma gibi görülmez.

2.     Bebek uyur uyumaz ya da birkaç saatliğine kreşe gider gitmez çalışmaya oturulur. Müşteriler, tedarikçiler aranır. Nakit akışına bakılır, siparişler paketlenir. O iki saatte normal insanların beş saatte yaptığı işi yaparsın.

3.     Ipin ucunu kaçırıp fazla çalışma durumları olabilir. Her akşam millet sinemalara gezmelere giderken sen oturur aslanlar gibi çalışırsın.

4.     Kendi işin olunca salla başını al maaşını yapmazsın. Amatör bir ruhla profesyonel işleri başarmanın gururunu yaşarsın. Hele bir de işler iyi gitti miydi o zaman seni ciddiye almayanları bir bir çatlatırsın.

5.     Her zaman işler istediğin gibi gitmezse millet kafasına göre seni avutmaya çalışır: Aman kocan nasılsa bakıyor sana diye. Fakat sen buralara Master’ını dereceyle bursla bitirerek, dünyaca ünlü bir firmada beş sene kana kan dişe diş iş tecrübesinden sonra gelmişsindir, ve koca eline bakmaya hiç niyetin yoktur. Bu sebeple her sabah güne hırs ve şevkle başlarsın, yenilgi nedir bilmezsin. Adeta güreşe doymazsın.

6.     Bir gün zengin olabileceğin gibi ufak bir şansın vardır. Maaşlı arkadaşlarının bir gün zengin olursam ne yapacağım gibi bir şeyi düşünme olasılığı olmaz.

 

 Bu arada kendi işimin reklamını da yapayım: www.shop4mama.nl. Anne ve bebek eşyaları satıyorum. Bilgilerinize sunulur.

Annenin böylesi

Böyle de anne olurmuymuş diyesi geliyor insanın… Polonya’da Sosnowiec diye bir yerde bir bebek kanında 1,2 promil alkolle doğmuş. Hatun içmiş, içmiş sonra doğum için hastaneye kaldırılmış. Doktorlar bebeğin canını kurtarmaya uğraşmışlar, başarmışlar mı yazmıyor gazete. 

Yorumsuz

 

 

Sonunda ayakkabılar bile isyan etti halime.

En sevdiğim ayakkabılarım, Panama Jack’lerim paramparça oldu. Birtürlü atmaya kıyamıyorum. Koydum çöp tenekesinin yanına, arada yanlarından geçerken boş boş bakıyorum. Altları delinmiş, lastiği lime lime olmuş. Türkiye’de olsa kesin gider ayakkabıcıya yaptırırdım. Niye burada yoklar ki o ayakkabıcılar?

Bir ayakkabının ardından bu kadar ağıt yakmaya, kalkıp da bloga yazmaya değer mi diyene iki çift lafım var.

Bakın kardeşim, ayaklarım ördek ayağı gibi olduğundan bana ayakkabı bulmanın imkansızlığını ancak yaşayan bilir. Bunu geçtim, o ayakkabılarla dünyanın yarısını, üç kıtayı dolaştım ben. O ayakkabılar benim kimseye hesap vermeden özgür kız gibi yaşadığım hayatın semboluydu.

Haydi bunu da geçtik diyelim. Komşumun lafı çok koydu bana. Kendisi de üç çocuk sahibi olan arkadaş ‘Ayakkabılar o kadar yeri gezdikten sonra ağırlarına gitmiştir sadece evle süpermarket arasında gidip gelmek’ dedi ya..

Benim ayakkabıların ağzı olsa kesin şöyle derlerdi: ‘Bu kadar monoton bir hayatı ben seçmedim sen seçtim. Bu dünyada daha fazla kalmak istemiyorum. Başının çaresine bak, elveda!’

 

Oda geldi...

Hollandalı Türklerin de artık bir edebiyat dergisi var. Oda sanat www.odasanat.org’dan tamamen ücretsiz okunabilir.

Her sene dünyada onlarca dil ölüyormuş.

Dil kullanıldıkça gelişir. Bir dili kullanan anlayan kişiler oldukça, o dilde yazılanları merak eden yabancılar oldukça o dil hayatta ölmez. Yurtdışında yaşayan annelere yönelik ‘çocuklarınızla Türkçe konuşun’ mesajı içeren yazılarımı okuduysanız bu konunun ne kadar canımı yaktığını zaten biliyorsunuz. Türkçe çocuk programlarımız, şarkılarımız, ninnilerimiz, hikaye kitaplarımız artarsa çocuklarımıza ana dillerini düzgünce öğrenme şansları artar. Ana dilin bilen adam yabancı dili daha kolay öğrenir. Eğer ki çocuklara Türkçe’yi öğretemezsek, onları özendiremezsek iki kuşak sonra Avrupa’da Türkçe ölür.

Tabii ki olay çocuklarla bitmiyor. Yeni yetişen gençlerin, bilhassa edebiyata ve yazıma ilgisi olanların ana dilleri konusunda cesaretlendirilmesi şart. Bu konuda yardımı devletten beklemek yerine bu konuda birşeyler yapmaya çalışan bir tanecik yazarımız, iki gözümüz çekirdeksiz üzümümüz Sadık Yemni’yi kutlamak istiyorum: Allah senden razı olsun.

Türkiye’de yetişmiş yazarlarımız bile Ingilizce yazmaya özenip (ismi lazım değil Elif Shafuck), yazdıkları kitabı bir de kendileri tenezzül etmeyip eloğluna çevirttirirken (tüy dikiyor yani) dünyanın bu köşesinde beklenmedik bir anda ortaya çıkan Türk edebiyatını daldığı derin uykudan uyandırma çabasını takdir etmemek mümkün mü?

Diliyorum Oda uzun soluklu olur ve hatta edebiyatımıza yeni yazarlar kazandırır. Yolun açık olsun oda..

Bumba ile hallerimiz

‘Günaydın!’

‘Bumba!’

Olmaz ki ama, annenin her lafına Bumba diye cevap verilmez ki. Her sabah on dakika gördüğün bu şahısı o kadar beğendin diye gittik DVD’lerine para yatırdık o da yetmedi Bumba kostümüne de servet patlattık. Bir teşekkür bile etmedin. Anca paltonun üzerine giydiğin o kostümle sokaklarda koşturup oğlanlara hava attın. Serseri seni.

Arkadaşların çocukları da Bumba’yı görür görmez ekrana kilitleniyorlar. Bumbanın şemsiyesiyle birlikte bunların gözleri de dönüyor sanki.

Bumba dediğimiz sarı giysili kukuletalı abi incinni tipli bir mahlukat. Bumbalu diye de bir arkadaşı var. Birlikte sirk işletiyorlar. On dakikalık televizyon gösteriminde seyreden tüm çocuklar istisnasız ekrana yapışıyor. Kivi adındaki kuşuna konuşmayı öğretirken çocuklar da birkaç kelime kapıyorlar arada. Dinazoruyla ekrana gelen bir çinli, dansetmeye utanan bir oyuncak ayı, kuleler ve üzerinde dansedenler (anne baba kuleleri) gibi ucubeler de birkaç dakikayı geçmeyecek şekilde ekrana geliyor. Hayır bu Bumba’da ne bulduklarını da anlamış değilim. Bir anlasam kafam rahat edecek. Hipnotize ediyor olmasınlar bizim çocukları?

Televizyona karşı bir anne değilim fakat çocuğun seyredeceği şeyi seçerim. O yanımdayken dizi, vurdulu kırdılı film, tartışma programı seyretmem. Zaten fazla da televizyon seyretmem. Televizyonu birkaç programa sınırlıyorum. Bunlar her gün iki tanesi olmak üzere Susam sokağı, Blues Clues, Dora&Diego, belki Teletubiler ve tabii ki Bumba.

Susam sokağını biliyorsunuz. Yetişkinlerle kuklaların bir arada sundukları çocuk programı. Taa ilk yapıldığı zamanlarda bile seyreden çocukların okul performanslarının arttığı falan belirlenmiş. Fakat tek şartla, çocuk programı anne ya da babasıyla seyredecek. Blues Clues da bunun bir adım ötesi. Steve adında gençten bir bey sunuyor Blue adındaki çizgi köpeğin de istediğini anlamak için ipucu topluyor. Bence şahane birşey. Dora&Diego ise yabancı dil ve hayvan sevgisini aşılamaları açısından dünya çapında kabul gören programlar.

Bu programlar Türkiye’de zannediyorum yok. Zaten bu programların yayınlanması gereken saatlerde Seda Sayan’ın, Kuşum Aydın’ın Esra Ceylan’ın programları falan yayınlanıyor. Devlet televizyonu derseniz tam bir fecahat. Trt int’te bir masalcı abla var. Peri kızı giysisi giymiş ama yüzü kırış kırış. Bence masalcı teyze şekli yapması çok daha uygun olurdu. Anlattığı masallar da ırkçı zaten (Ahmet Alman arkadaşlarından çok zekiydi. Birgün bir Alman’ın şunu yaptığını gördü, hemen müdahale etti. Almanlardan daha zeki olduğu için sınıf birincisiydi vs vs). Bir zamanlar ne güzel ‘Uykudan önce’ vardı, Adile teyzeyi seyreder de yatardık. O da son zamanlarında (Allah rahmet eylesin) neden programın yapılmadığı sorulduğunda ‘Evladım yalvaracak değilim ya ne olur bana program yapın diye, kimse istemiyor artık masallarımı.’ Demişti, bugün bile hatırlarım.

Teletubilerin Türkçe dvdlerini buldum. Yapandan Allah razı olsun. Gerçi bizimkisi pek hazzetmiyor ama olsun.

Televizyonun çocuk gelişimindeki rolünü incelemek uzmanların işi. Ben kendi kafamdan onlara yönelik kaliteli programların gelişimlerine faydalı olacağını düşünüyorum. Masalcı teyze olur, karakaçanın ne demek istediğini anlamak isteyen keloğlan olur, ne olur yapımcılar yapsınlar birşeyler. Böyle giderse benim kız Bumbaca (maciko, muzica gibi kelimelerden oluşuyor) Ingilizce hatta Hollandaca bile öğrenecek ama Türkçe’si kıt kalacak gibi. Televizyonlarımızın acilen kaliteli çocuk programlarına ihtiyacı var.

Bu sitenin sahibi

Hakkında samimi gerçekler,

Başkasından duyacağınıza kendisinden duyun:

Beş yaşındayken kardeşi çok kustuğu/altına yaptığı/ ağladığı için evlenmemeye ve çocuk yapmamaya yemin etti. Aynı gün hislerini annesiyle paylaştı.

Kardeşini kundaklama kisvesi altında defalarca boğmaya kalktı.

Kardeşinin bir tanecik oyuncağı ve de sevgilisi olan ve öpüp okşayıp emmeye dayanamadığı kermiti kokuyor diye üçkuyular pazar yerinin orada arabadan yola attı. Kermit yoldan geçen bir kamyonca hunharca çiğnendi.

Ilk birasını onüç yaşında annesiyle içti. Ondan sonra da dur durak bitmedi. Yirmi yedi yaşında hamile kaldığını öğrendiği andan itibaren ağzına damla alkol koymadı, halen daha annelik sorumluluğu nedeniyle ‘gece birşey olursa nasıl araba kullanırım’ diye bir kadehten fazla içmez.

‘Araba nasıl kullanırım’diye endişelenmesi yersiz. Zira daha ehliyeti yok ama arabayı iyi kullanıyor. Ehliyet sınavından fena çaktığı için bir daha sınava girmeye cesaret edemiyor.

Direksiyon dersleri master eğitiminden uzun sürdü.

Ergenliğini feminist olarak geçirdi. Babası buna Duygu Asena kitapları alarak destek verdi.

Oniki yaşında okulda sınıfın sürgülü penceresini beşinci kattan aşağı attı.

Ozel okuldan parası peşin verilmişken ayrıldı, çok sevdiği Ağah Efendi Ilkogretim okulundan mezun oldu.

Onbeş yaşındayken gittiği bir düğünde sapıtıp bol bol göbek atınca az daha görücü geliyordu. Araya aracılar falan girdi ciddi ciddi istiyorlardı yahu! Annesi ‘okumazsan veriveririm görürsün.’ Diye tehdit etti. Nası korktuysa o hızla master eğitimini bitirdi.

Aşırı alkol alıp fazla sapıttığı için arkadaşları onu nikahlarına/ düğünlerine çağırmaz (Mesela Dr Ayşe Yazıcı). Bunda nikah dairesinin çıkışına çingene takımıyla gelme ve damatla göbek atma fantezisinin bilinmesi de etkili oluyor olabilir.

Liseyi kredili sistemde okudu, haftada otuz saat edebiyat seçti, zevkle okudu. Acaip güzel şeydi bu kredili sistem.

Fizik/kimya/biyolojiden nefret eder, sevenleri de sevmez.

OYS (o zamanlar iki sınav vardı) sınavında Türkiye çapında dereceye girdi, ilk tercihi olan Dokuz Eylül Ingilizce Işletme’de okudu. Bu seçiminde o zamanki sevgilisinin de etkisi oldu. Fakat birinci sınıfta o salağı terketti tabii.

Kordondaki Kalyon pub’da okuldan daha çok zaman geçirdi. Hala sever orayı.

Ara sıra klasik gitar çalar, çalanı sever ve de korur.

Felaket cimridir. Pet şişe suyun üç beş kuruş olduğu memlekette suyunu hergün okula kendisi götürürdü. Davetiyelerini pahalı bulduğu için mezuniyet partisine gitmedi. Bu huyu yüzünden okula değişim programıyla gelmiş kendisi gibi cimri olan Hollandalılarla takılmaya başladı (Pleuni ve Dutch boys sizi çok özlüyorum!). Sonunda kendisi de Hollandalı oldu. Hollandalıların kendisinden daha pinti olduğunu öğrendiğinde çok geçti.

Eşiyle gecenin üçünde diskoda tanıştı. Ertesi sabah 9’da Türkiye’ye dönmesi gerekiyordu. Ilk bakışta aşık oldu, hiç unutmadı.

Bakmak istediği tüm kedi yavruları öldü, evine aldığı çiçekler de kısa zamanda hakkın rahmetine kavuşur. Bu yüzden iyi bir anne olacağına dair şüpheleri vardı.

Eşi geçenlerde ‘Daha seni ilk gördüğümde ne kadar iyi bir anne olacağını anlamıştım..’ dedi. (Gecenin üçünde kafa binbeşyüzken nasıl anladın be adam?)

Ten uyumuna, nazara, her gün elma yemenin faydalarına inanır.

Kızından birkaç saatten fazla uzakta kalamaz. Pis bezlerinin kokusunu bile özler.

Yüzmeyi çok sever. Hamileyken her gün yüzdü, bu yüzden bir kilo plasenta çıktı kendisinden. Tüm sülalesi balık gibi yüzdüğü için bunun ne kadar özel birşey olduğunu ancak evlendikten sonra yüzme bilmeyen görümcesini görünce anladı.

Türkiye’de birtakım şeylerin iyiye gitmediğini evlenirken eşine zorla ‘Akdeniz Anemisi’ ve HIV testi yapılırken anladı.

Tatlılar arasında fark gözetmez. Yemeği ardından tatlı yiyebilmek için yer. Diyetle ve diyet yapan kişilerle işi olmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hollanda Kraliyet ailesini tanıyalım

Geçtiğimiz günlerde memleketimizi ziyaret ettiler ya. O yüzden ‘misafirimizi tanıyalım’ amaçlı bir yazı:

Hollanda Parlamenter Monarşiyle yönetilir. Halk tarafından seçilmiş bir meclis ve bakanlar kurulu olmasına rağmen devletin başı Kraliçedir, kendisi bizdeki Cumhurbaşkanı konumundadır.

Şu anki Kraliçe Beatrix –ki saç şeklinden dünyada başka herhangi bir kimseyle karıştırılmasına imkan yoktur- halk tarafından bir hayli seviliyor. Bunda Kraliçe Beatrix’in tutumunun büyük payı vardır: Kraliçe sanatçıları, sporcuları, edebiyatçıları korur, gençliğinde televizyonda çocuk programları yapmış ve annelik görevini her zaman kraliçeliğinin önünde tutmuştur, bunu da asla saklamaz.

Hollanda Kraliyet ailesini dünyadakilerden ayıran en önemli özellik çoğunlukla yabancılarla aşk evlilikleri yapmaları ve birhayli mütevazı olmalarıdır. Veliaht Prens Willem Alexander Arjantinli bir ailenin kızı olan Maxima Zorreguietta ile büyük bir aşk sonucu evlenmiştir. Maxima’nın babasının Arjantin’deki dikte rejimi sırasındaki alengirli geçmişi bile bu evliliğe mani olamamıştır. Maxima da halk tarafından o kadar çok sevilir ki en olmadık yerlerdeki hastanelere, kliniklere, parklara ve daha birçok yere onun adı verilmiştir (yağcılar her yerde anacım).

Gezi sırasında Maxima üçüncü çocuğuna yedi aylık hamileydi. Willem Alexander ve Maxima daha iki sene önce ülkemize gelmişlerdi, zannediyorum Maxima o zaman da hamileydi. Dönünce kaynanasına ‘Oğlun kebap getirdi de sensiz yedik kaynana’ dedi diye ülkemize tarihinde ilk defa Hollanda Kraliçesi gelmiş olabilir. Ben burada bir gelin-kaynana kıskançlığı seziyorum!

Ne yalan söyleyeyim Prenses Maxima’nın hayatı bana biraz garip geliyor. Benim iki çocuğum olsa, üçüncüsüne de hamile olsam, kapı dışarı çıkamam herhalde. Neden bilmem şimdiye kadar kızımdan en fazla 8 saat ayrı kalabildim. Onda da burnumun direği sızlaya sızlaya gittiğim yerden döndüm. Bu yüzden Maxima’nın bu gezenti halleri biraz ters bana. Herhalde kaynanasının Türkiye’ye gittiğini duyunca ‘ Ay vallahi ben de gelirim, otur otur çok sıkıldım. Biraz gün yüzü göreyim.’ Deyip de mi gruba takıldı acaba?

Hollandalılara veliaht Prenslerinin yabancı bir kadınla evlenmelerinin onları nasıl olup da rahatsız etmediğini sormuştum. Kraliçe Beatrix’in kocasının ve babasının da bir yabancı –hem de bir Alman- olduğunu ve bunu çok daha fena bulduklarını söylemişlerdi.

Hakikaten de Beatrix’in rahmetli eşi Alman Prens Claus sakin kendi halinde bir adamcağızdı. Gençliğinde gerçekten yakışıklı ve sağlıklı olduğu görünürken yıllar geçtikçe çökmüş, sağlığı bozulmuş ve kayınvalidesi ve kayınpederinden daha erken ölmüştür. Bunda kendisine karşı yıllarca yıpratma politikası uygulamış Hollanda basınının payı olduğu söylenebilir.

Kraliçe Beatrix’in babası da bir Almandır: Prens Bernard. Ölümünden sonra dünyanın çeşitli yerlerinde gayrimeşru çocukları ortaya çıkmış, bu durum Kraliçe’ye birhayli zor günler yaşatmıştır.

Kraliçe, prenses, prens gibi ünvanlar günümüzde birçok Hollandalıya ters gelmeye başlamıştır. Bu yüzden gelecekte Maxima ve Willem Alexander’ın bu işleri bırakıp Amsterdam’da bir Arjantin lokantası açma projesi vardır.

Kara delikler ve bebek evrenler

Kızımın yerlere saçtığı kitapları toplarken elime geçen ve beni birkaç saniye duraklatan bir kitap. Unutmak istediğim birşeyi hatırlatıyor bana. Duyduklarımı gördüklerim beynimin derinliklerine bastırmak ‘adamsendeci’ olabilmek, ‘Bize bişey olmaz.’ Diyebilmek istiyorum. Duyduğum gördüğüm şeyler beni etkilemesin, derim timsah derisi olsun, hatta en iyisi bir kazma olayım ne olur diyorum.

Kafamın derinliklerine gömdüğüm herşey kokuşarak eninde sonunda bilince fobi olarak çıkıyor tabii. Mesela, yolda yürürken bir elinde poğoça olan kızının birden bire yok olmasından, son sözü olan ‘anne’ kelimesini duymaktan, bedenini dört kilometre ötede tüm kemikleri kırılmış olarak bulmaktan korkmak normal bir korku mu sizce? Veya, çay bahçesinde otururken iki maganda arasında çıkmış kavgada bebeğinin namludan çıkacak kurşunla vurulmasından korkmak?

Dilara kara delikte kaybolmuş ilk bebek evren değil. Daha önce de olmuş aynı şeyler, Antalya’da da ondört yaşında bir kız düşmüş bir kara deliğe. Bir de üstüne bilir kişi tarafından suçlu bulunmuş.

Düz yolda yürürken düşen, sakar bir insanım. Sokakta yürürken hiç bastığım yere bakma adetim yok. Kaç kere eve köpek bokuna basmış olarak geldim bilmiyorum. Uzun lafın kısası etrafta bir delik varsa, büyük ihtimalle ona ilk basacak insan benim ve ciddi olarak korkuyorum. Yolda giderken ne olduğunu anlamadan bir kara delikte kaybolmaktan, daha kötüsü (Allah korusun)bunun bir çocuğun daha başına gelmesinden, ya da ne olduğunu anlamadan başka bir alakasız sebepten durup dururken ölmekten.. En çok korktuğum da kendi halkımın olaya duyarsızlığı. ATV olayın ertesi gününde olay yerini gösterdi, çukurlar aynen açık, etrafında insanlar ellerinde çocukları yürüyor. Bir yetkili ‘Her yayanın başına nöbetçi dikemeyiz’ diyor.

Toplum bilinçsiz, hakkını aramaktan aciz. Daha oniki yaşındayken bana yapılan bir haksızlığa isyan etmiş, okulda vukuat çıkarmıştım. Sınıftan bir çocuk ‘Sesini çıkarmayacaksın, büyüklerin ne derse onu yapacaksın. Fazla öten horozu keserler’ demişti. Bir kız da ona hak vermişti. Arkadaşa hak veren kızın babası bir savcıydı. Ayrıca Izmir’in sayılı özel okullarından birinde okuyorduk. Sonra duydum ki bu iki arkadaş da doktor çıkmış.

Bu yazının konusu bilinçsiz kafalar değil, bir fikir değil his yazısı yazmak istiyorum. Bu blogun amacı zaten hislerimi yazmak, yazayım ki kurtulayım.

Düşüncemde yeşeren Dilara filizleri kalbimi sardı. Istanbul belediyesindeki büyük abilerimiz anlarlar mı bilmiyorum ama bir çocuk demek saf emek demektir. Sabır ve sevgi gerekir onu büyütmek için. Gecelerce uykusuzluk, herşeyinden vazgeçmek, kendi benliğini bırakıp kendinden geçmek (ki tasavvuf gibi birşeydir esasında anne babalık) demektir. Annelerin çoğu ‘yemedim yedirdim, içmedim içirdim, uyumadım başında bekledim’ demenin ne olduğunu bilirler. Kızıma sarıldığım zaman onun benim emeğimden varolduğunu hissediyorum. Benim hissettiklerimle dünyanın ya da Anadolunun herhangi bir yerinde herhangi bir ananın hissettikleri arasında bir fark olduğunu zannetmiyorum. Her anne yavrusunun başına en ufak bir şey gelme tehlikesi başgösterdiğinde kaplan kesilir. Bu yazıyı iki soruyla kapamak istiyorum:

  1. Dilara gömülürken Hollanda Kraliçesiyle boğazda fink atan büyüklerimizin içinde bu yukarıdaki hisler yok mu? Düşmez kalkmaz bir Allah, bu insanlar bizimle aynı sokakta yürümek durumunda kalacaklarını hiç hesaplamıyorlar mi?
  2. Ey Anadolu kaplanları, neredesiniz?

 

 

Uyku, biraz uyku

Kaçıncı gecedir aynı terane. Aralıklarla uyanış, ağlama.. Normal bir ağlama değil, bilinen hiçbir metodla geçmiyor. Sıcacık yataktan kalkmak zaten zor geliyor bir de kulakları sağır eden bu ağlamaya gecenin muhtelif saatlerinde tahammül etmek sinirlerimi bir hayli gerdi.

Yoksa uzaktaki arkadaşımdan gelen bir mail miydi sinirlerimi bozan. Ikinci çocuğu oldu ‘Abisi gibi yakında geceleri mışıl mışıl uyuyacak.’ Diyor. Benimki abisinden biraz küçük, benimki niye uyumuyor yahu?

Tüm arkadaşlarımın çocukları uyuyor geceleri. Kalkmıyorlar. Bizimki de bir ara iyiydi sonradan huy değiştirdi işte. Kök söktürüyor bize. Sinirlerim çok yıprandı, hiç bir şeye konsantre olamıyorum. Direksiyon sınavına da böyle bir gecenin sabahında gidip kaza yapma poziyonunu kıl payı kaçırıp çaktığımdan beridir beynimi ekmek arası yapıp yemeği arzu ediyorum ki o korkunç ağlamayı bir daha algılamayayım.

Herkes eskisi gibi gezmeyi özleyip özlemediğimi soruyor. Bir zamanlar Fas senin Kosta Rika benim gezerdim de. Hayır, özlemiyorum. Tek özlediğim şey uyku! Biraz uyku! Bütün isteğim buydu.

Bu sabah tabii ki yine zombi gibiydim. Aylar önce yazılmış olduğumuz ‘kucakta müzik’ konulu kursa gitmek zorunda olduğumuzu hatırladım. Sürünerek hazırlandım.

Arkadaş ısrarıyla yazıldığım bu kurstan bir beklentim yoktu. Saçmalıktan ibaret olduğunu düşünüyordum. Hem kurs bizim neyimize kardeşim. Insanın önce uyku gibi temel ihtiyaçları karşılansın ki kursa sıra gelsin değil mi?

Harika bir kursmuş halbuki, daha ilk dakikalarda, müzikler eşliğinde çeşitli oyunlar başlayınca anladım bunu. Acaip stres attık.

Benimki tüm marifetlerini döktü. Herkesin önünde göbek mi atmadı, ritimler mi tutmadı, şirinlikler mi yapmadı, sandalyelere mi tırmanmadı. Bir anda kursun gözbebeği haline geldi. Badi badi yürüyüp kurs öğretmeninin elindeki ayı kuklasına öyle bir sarılışı vardı ki tüm anneler hep beraber ‘aaaaa…’ dediler. Birsürü kompliman aldık. Ne yalan söyleyeyim azıcık gurur duydum. Keh keh.

Herşeyin bir bedeli var demek ki. Hollandalı çocuklar daha sakin. Benimkisi kanındaki Akdenizlilikten olacak sanırım, yerinde duramıyor, sirk maymunu gibi her an gösteri her an aktivite..

Kurstan sonra annelerden biriyle asansörle inerken ‘Benimki birbuçuk yaşında daha ayakta duramıyor dedi.’ Ne diyeceğimi bilemedim. ‘Bir gece değiştirelim istersen.’ Diye sorsa mıydım acaba?

 

Issizlik

Binbeşyüz kişilik kadro için Caykur’a yirmibin başvuru yapılmış. Televizyonda gördüm, aralarında birçok hanım da vardı. Memletimde işsizliğin boyutları aklın sınırlarını aşmış anlaşılan.

Bu hanımların ortaokul mezunu olanlarını üç yıl, lise mezunu olanlarını iki yıllık bir eğitime tabi tutacaksın. Ellerine diplomalarını verip, hepsini birer ‘loğusa bakıcısı’ ‘emzirme uzmanı’ ‘doktor asistanı’ ‘ağız hijyenisti’ ‘eczacı kalfası’ yapacaksın.
Loğusa bakıcısı ne demek diyenleri duyar gibiyim. Malesef
ülkemizde bu tarz bir kavram yok. Bu ablalar bir tür hemşire oluyorlar fakat sadece loğusalara bakabiliyorlar zira hemşire kadar okumuş değiller. Zaten daha fazla okumlarına gerek yok, loğusanın halinde bir gariplik gördüklerinde hemen sağlık kuruluşlarını aramaları gerektiğini biliyorlar. Yeni anneye bebek bakımını öğretmek (bebek nasıl tutulur, ilk banyosu nasıl yapılır, emzirme), evin tüm işini yönetmek (çamaşır, bulaşık, temizlik, ütü, yemek), gelen misafirleri ağırlamak (çay kahve lokum tutmak vs), fazla oturan misafiri kolundan tutup dışarı atmak gibi görevleri de var. Ha bir de, diğer çocukların bakımını da üstleniyorlar.

Doğumdan sonra on gün boyunca evin hanımı o oluyor, loğusa da iyileşme olanağı buluyor. Doğumdan sonra herhangi bir komplikasyonu olmayan insanların hemen taburcu olması zannedildiği gibi Hollandalı milletinin pinti olmasından değil, loğusanın kendi evinin rahatında daha çabuk iyileşeceği inancından.

Sakın ha ülkemizde bu işler zaten kayınvalide ve anneler tarafından yapılıyor demeyin. Bu kişiler iki saatte bir ateş ölçüyor, psikolojik çöküntü hissettikleri zaman uzman tavsiye ediyorlar mı, her sabah muntazam yatağın nevresimlerini değiştirirler mi? Dahası rahmin eski haline gelip gelmediğini, bedensel değişimde bir aksaklık olup olmadığını Allahın günü kontrol edebilirler mi?

Dahası ne yazık ki herkesin annesi yanında değil. Annelerini zamansız kaybetmiş hanımlar için de yanlarında on günlüğüne de olsa anne desteği verebilecek birisinin olması iyi olmaz mı?

Bu tarz bir bakım neticede hastanelerde gereksiz yatak kullanımını engelliyor, doğrudur. Fakat iyileşme sürecinin hastane kalmaya göre daha fazla olduğu bir gerçek. Bu konuda yapılmış çok az araştırma var. Siz söyleyin doğumdan sonra kendi evinizde, hiç bir işe el sürmeden, alıştığınız yemeklerle mi daha kolay iyileşirsiniz yoksa hastanenin ilaç ve hasta kokan ortamında, hastane yemekleriyle mi?

Emzirme uzmanları için de aynı şey gerekli. Sayılarının fazla olması gerekmiyor. Hollanda’da da bu hanımlar zaten öteki türlü ev hanımı olacak dört çocuklu kişiler. Aldıkları kısa ve pratik eğitimle hem çevrelerinde cehaleti engelliyorlar hem de üç beş kuruş aile bütçesine katkıda bulunuyorlar.

Eczacı kalfalarının hali hepsinden beter zaten: Türkiye’de kuaförlerin bile bir çıraklık kalfalık eğitimi var, ezcazıların yok! Saçını kestirdiğin adamın eğitimi olması önemli, elinden ilacını aldığın adamın eğitim almış olmasına gerek yok demek olmuyor mu bu?

Hayatında hiç tatile çıkmamış bir turizm bakanımız var. Sağlık bakanımız da belki hiç eczaneden ilaç almamıştır, ya da karısı doğum yapmamıştır. Belki aksaklıkları görmemiş, belki görüp ‘Böyle gelmiş böyle gidecek’ demiştir. Devlet büyüklerinin biçbiri zaten sağolsunlar memleketteki işsizlikten hiç üzerlerine alınmıyorlar. Sanki bu kadar işsizlik olan ülke onlara için çin, ya da ne bileyim uzaklarda bir yer. Bu sorun onları hiç ilgilendirmiyor. Bakın yurdum insanı binlerce kilometre uzaktan televizyonda gördüğü onbeş saniyelik görüntü sonucu ne çözümler üretiyor.

Türkiye’yi her konuda dünya standartlarıyla karşılaştıracak (Benchmark olayı), nerede en üst standartlar varsa korkmadan o sistemi uygulayacak devrimci adam gerek.

 

Anneanneler, babaanneler ve tabii ki de dedeler.

Geçen hafta eşimin işyerinin partisine gitmek için pek muhterem kayınvalidemizden bebek bakıcılığı yapmasını istedik. Süt dökmüş kedi gibi el pençe divan arzumuzu kendilerine ilettik: ‘ Hiç sormayacaksınız zannediyorduk.’ Dediler, pek bi sevindiler.

Ben tabii ki bir sürü panik yaptım: yemek yemezse şunu yapın, uyumazsa arayın falan filan feşmekan.

Ne yalan söyleyeyim bebeğimi kendi tarafımdan birine emanet edince daha rahat ediyorum. Hani öyle filmlerdeki gibi bir ergen bulup hiç de bırakamam bebeğimi.

Kafamda sürekli felaket senaryoları yazan bir insanım. Kreşi vakitli vakitsiz basmam da bundandır. Allahtan anlayışlı insanlar var etrafımda da idare ediyorlar beni.

Neticede benim aklımdan geçen, ya da korktuğum hiç bir şey olmadı. Akşam mamasını yemişler, hayvancıklara iyi geceler demişler, ninniler ve karın masajı eşliğinde benimki uyumuş. Kayınvalidem de mutfağımı temizlemiş.

‘Benim de mutfağım çocuklarım büyürken derli toplu değildi. Tasalanma.’ Tasanmaması var mı bunun? Demek ki o kadar işe güce bebeğe gömülmüşüm ki mutfağın halini görmemişim. Bulaşık makinem de bozuk zaten, o gelene ancak kendimi kurtarıyorum. Kısacası rezil oldum yine, her seferinde bir açığımı buluyor.

Ertesi gün bizimkisi dedesinin kucağından inmedi. Dedesi ona mamalar mı yedirmedi, oyunlar mı oynamadılar.. Sonunda kayınvalidem paraladı adamı: ‘Vay sen kendi çocuklarına bu kadar bakmadın. Madem biliyordun neden yıllarca biraz ilgilenmedin!’ Aile faciası çıktı desem yanlış olmaz.

Onlar gidince anladım ki hiç beklemediğim birşey olmuş, benimkisi fena halde şımarmış. Kedi gibi devamlı ayaklarımın dibinde, kucağına al diye yalvarıyor. Kendi başına oynamak istemiyor. Ayrıca çay tiryakisi oldu, dedesinin çayından içe içe. Birimizi çay içerken gördü mü mutlaka istiyor. Pes yani, çocuğun huyunu 24 saat içinde nasıl bozabildiniz? Annem o kadar ayağında salladı,  o bile başaramadı bu kadarını.

P.S.

Ne yazık ki bu satırları yazarken Noor biraz rahatsız. Zannedersem üşüttü biraz.

 

Mesaj

Dünyanın her yerinde ülkemizdeki gibi korkunç şeyler oluyor. Bebeklere karşı şiddet heryerde, bilhassa bize medeniyet öğretmeye kalkan Avrupa Birliğinde var.

 

Belçika’daki seri katili bilenler bilir. Hollanda’da annelerinin arabasının bagajında bulunan bebekleri, Avusturya’da kapalı tutulan kızcağızı..

 

Bu suçları işleyenler adilce cezalandırılmadılar.

 

Belçika’daki duruşmanın mahkeme salonunu göstermişlerdi televizyonda. Katil oturuyor, öldürülen kızların ana babaları sakince oturmuş seyrediyor.

 

Kendimle karşılaştırıyordum da (Allah bin defa korusun), Avrupalı olmak delikanlıyı bozuyor demek ki.

 

Aynı şey eşimin ailesinde de var. 27 yaşındaki kuzeni öldü, çocuğun cenazesinde babası gülerek taziyeleri kabul etti. ‘Bu adam ne aldıysa ondan ben de istiyorum.’ Dedim eşime.

 

Mahkeme salonundaki anne babaların da aynı maddeyi kullandıklarına eminim. Böyle soğukkanlı olmak için kesin bi bok kullanıyor bunlar. Bana vermiyorlar ama...

 

Demek istediğim, biz Avrupalı olamayız. Ben bunca sene Avrupa’nın ortasında olamadım. Onlar kadar soğukkanlı ve donuk olamadım. Eşimin kuzenin cenazesinde de hüngür hüngür ağlayan bir tek ben vardım.

 

Belçika’daki katilin asılması gerektiğini tek söyleyen de benim çevremde. ‘Ne kadar barbarsın.’ Diyorlar. Yahu cani olan adam değil, benim sanki!

 

‘Aman da insan hakları yanmasın.’ diye katilleri canileri çocuklarımıza musallat ettirmeyelim. Onlara öyle cezalar verelim ki, bir daha kimse hiçbir çocuğa kötü muamele etmeyi aklından bile geçiremesin.

 

 

 

Bebeğinizi emzirmek yerine mama vermeden önce bunları düşünün:

Her an elinizin altında steril biberon bulabilecek misiniz?

Mama için su kaynarken, mamayı yaptıktan sonra soğumasını beklerken açlıktan haykıran bebeğinizi dinlemek hoşunuza gidecek mi?

Gecede birkaç defa mutfağa gibi biberon hazırlamak yerine on dakikada neredeyse gözünüz kapalı emzirmek daha kolay olmayacak mı?

Günde 5 biberondan haftada 35 kere ayda ortalama 140 kere, ilk sene içinde ortama 1500 kere biberon yıkayıp ömrünüzü biberon yıkayarak mı geçirmek istiyorsunuz?

Emzirme bedavayken ateş pahası bebek mamasıyla birtakım şirketleri zengin mi etmek istiyorsunuz?

Hazmedemiyor, inek sütü alerjisi, cart, curt diye mamadan mamaya atlayıp bebeğinizi perişan etmek mi istiyorsunuz?

Gittiğiniz heryere biberon, bebek maması vs mı götüreceksiniz?

Bebeğinizi antikorlardan yoksun mu bırakacaksınız, bağışıklık sistemini ne üdüğü belirsiz yapay maddelere mi emanet edeceksiniz?


Emzirirseniz arada bir biberon verebilirsiniz. Ama tamamen biberona dönerseniz bir defacık emzireyim deme şansınız kalmaz.

Emzirmeyi ciddi olarak düşünün, şansa bırakmayın: sağlık kuruluşlarından yardım alın.

Wahm oldum ben!

Uzun zamandır mutluanne.org’u sallamamın nedeni Wahm olmuş olmam. Bununla çok gurur duyuyorum.

Hayatta uzun zamandır aradığım birşeyi bulmuş, bir yapbozun son parçasını yerine oturtmuş gibiyim.

Uzun zamandır kafamda filizlenen düşünceler, sonunda sihirli fasulyeler gibi bir anda uzayıp bulutların üzerine çıkıverdi. Ne olduğunu anlayamadan tırmandım o dev bitkiye ve bulutların üzerine çıkıverdim. Orada devler var, kimileriyle güreşmem gerekiyor, kimilerine görünmeden arkalarından dolaşmam.

Ne işin var devlerin arasında diyenler olabilir. Arka bahçesinde tepesi bulutların üzerine uzanan bir fasulye bitkisi durup da ona uzaktan bakanlardan değilim. Tabii ki tırmanacağım. Böyle bir maceraya kim hayır diyebilir? Hem ben devlerin arasında takılıp onların ayaklarına dolaşmaktan zevk alıyorum. Birgün benim de dev olacağımı söyleyenler var. Hiç de öyle bir niyetim yok. Böylesi daha zevkli.

Bir zamanlar çok akıllı bir adam tanımıştım. ‘Mühim olan oyun’ derdi ‘Yaptığın işten zevk alacaksın, oyunu oynayacaksın, para zaten gelir.’ Umarım haklıdır. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum.

Wahm, Working at Home Mom’ın kısaltması oluyor. ‘Yani evden çalışan anne’ Bu aralar sayımız pek çok, milyonlarca bile olabiliriz. Aramızda incik boncuk düzenler de var, örgü örenler de dikiş dikenler de.. Benim gibi vakti zamanında bir zanaat öğrenemeyi ihmal etmişlerin imdadına da internet yetişiyor.

Rahat rahat evde oturmak varken kendilerini ufaktan ufaktan iş dünyasına atmamızın nedeni belli alanlarda açıklar görmemiz. Pazar değişen dünyaya uyum sağlayan annelerin ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Pazarlamacıların dediği gibi bir‘Niche’ olayı mevcut yani. ‘Böyle bir açığı kimse karşılamıyorsa ben sıvarım kolları’diyenler işe koyuluyor.

www.shop4mama.nl de annelerin arayıp da bulamadıkları ürünlerden oluşuyor. Biraz tesadüf, biraz da kasıtlı, sattığı ürünler çoğunlukla annelerin kendi icadı ya da üretimi. Malların çevreye zarar vermeden, işçilerine adil ücret ödeyerek üretilmiş olanları seçiliyor. Kısa zamanda emzirme giysilerinden dondurulabilen mama kaplarına, bacaksız detektöründen (çocukların çarşıda pazarda kaybolmasını annenin anahtarlığına sinyal yollarayak önlüyor) emzirme zamanını akılda tutturan bileziklere kadar birçok ürün www.shop4mama.nl'e katıldı.

Yolun çok başındayım. Ne olacak zaman gösterir. Ben şimdilik bulutların üzerinde takılıyorum. Herşeye rağmen ve bebeğimden ayrılamadan

Gecikmiş bir yazı: Koskoca bayram tatilini nasıl yedik?

Cici annemiz, kuzenim ve kankam Elif’in hasretiyle yanıp tutuşmamız sonucunda bu bayramı da birlikte geçirmeye karar verdik. Geçen sene annem, anneannem ve ciciannemiz benim evimde toplanmıştık, bu sene de aynı kadro, artı ciciannane ve dede olarak Balıkesir’de toplandık.

 

Balıkesir hiç değişmemiş gibi göründü bana. Bu şehre yıllardır gitmiyorum. Yıllar öncesiyle tek fark, o zamanlar mini etek tercih eden kadın nüfusun bu sefer türbanı tercih etmesi. Arife günü iftara yakın Balıkesir’in içinden geçerken tozlu yolda karşıdan karşıya geçmek için kendini yollara atan insanlar trafik ışığı ve üst alt geçit kavramlarının burada bilinmediğini ispatladı. Dağların ortasında kurulu olan Balıkesir’in havası çok pis, trafiği tam bir kaos ve bence çok gerekmedikçe buraya uğramamak en iyisi.

 

Edremit yolunda bir sitede oturan cici anneanne ve dedemizin evine sığındık. Daha arife gününden planlar yapılmıştı.

 

Dayımın ‘karlı kayın ormanı’ adını taktığı Kepsut’a bağlı elma gediği ormanına çıkarken, bebeğimi cici annemize emanet etmenin rahatlığıyla bir uyku çektim. Sadece muhteşem manzarası olan bir köyde durduğumuzda kuzenimin binbir zorlukla uyuttuğu Nur uyandığı için rahatım bozuldu. Meğer o yolun başından beri ‘veeyy, eeey, viiyyy’ diye bağırıp duruyormuş, fakat ben alışkın olduğum için takmadan uyuyormuşum. Zavallı kuzen bebek ağlaması duymaktan delirmiş bir haldeydi. Bunun üzerine duruma el koydum, hep beraber kızı uyutmak için engin repertuarımızdan muhteşem sesimizle eserler seslendirdik ki bu orman kargalarının toptan göç etmesine yol açtı.

 

Kayınlar daha kızarmamış olsa da, Elma gediği muhteşem bir yer. Cana yakın orman bekçisi bebek maması ısıtmak için su ve sucukları pişirmek için son model bir mangal temin etti. Yakındaki gözlem kulesine ulaşmak için Fen bilgisi öğretmeni yengem, annem, kardeşim ve eşimle yola çıktık. Bir zamanlar sürekli doğa yürüyüşüne katılmama ve dünyanın çeşitli yerlerinde tepelere tımanmaktan hoşlanmama rağmen yürüyüşümüzün hedefi olan gözlem kulesinin olduğu tepe yerine başka bir tepeye milleti çıkarmış buldundum. Bir defa daha milletten özür diliyorum. Eee klavuzu Ayça olanın…

 

Diğer günlerde hep beraber Manyas’ta kuşları mı seyretmedik, yollarda alışveriş çılgınlığına kendimizi mi kaptırmadık. Meşhur susurluk tostundan güllaç’a uzanan bir yelpazede kollestrolümüze tavan mı yaptırmadı..

 

Ekip bebek bakma işini üzerine alınca, kocamla ikinci balayımızı yaşamak için Bursa’ya gittik. Bence muhteşem bir şehir. Bayram nedeniyle çarşıları, restorasyon nedeniyle yeşil Türbe’si kapalı olsa da neden bilmiyorum, beğendim ben  Bursa’yı. Benim Izmir’im nasıl deniz şehri olarak eşsizse, Bursa da dağ şehri alanında o kadar eşsiz.

 

Tamam, hikayeyi kesiyorum. Hepiniz attığımı anladınız. Beni az buçuk tanıyan herkes Bursa’yı neden bu kadar çok sevdiğimi çoktan biliyordur, buraya ne yazsam ona inandırıcı gelmeyecektir. O yüzden dobra dobra söylüyorum Bursa’yı neden beğendimi. Ne Uludağ, ne kaplıcalar, ne yeşillik: Beni Bursa’ya bağlayan Iskenderdir. Akıllara zarar birşey. Benim için tüm dünya mutfağı bir yana, iskender diğer yana. Ama üstüne kestane şekeri de olacak, hem de çikolata kaplı..

Kuzen senin için buraya şahane bir aforizma atıyorum: ‘Mutfak kültürü olmayan milletler yok olmaya mahkumdur.’ (Bence bu ‘Nikah altında tokuşturmak başkadır’dan daha iyi oldu di mi?). Mutfak demişken, bayram tatilini bize yemek yapmakla geçiren, bir tane yengem (bu arada ne acaip akraba ismi bu, karışık sandviç gibi), köle Izaura’mız, cicianneannemize ve ona destek olup eve devamlı bol kalorili besin maddeleri taşıyan dedemize, bünyemize ekledikleri kilolar için bir defa daha teşekkürü borç bilirim: Tenk yu.

 

Bayramın unutulmaz diğer anları da, hep beraber seyredilen King Kong filmi ve ayaküstü Nejat’a kız isteyivermemdi. Bence o kızı veriyorlar bize, biraz şaşırdılar ama olumsuz birşey de söyleyemediler. Hayırlısı olsun bakalım.

 

Son iki günümüzü geçirmek için geldiğimiz Izmir’de kendimi hemen Konak meydanına attım. Gerçek anlamda ama: yere kapaklanıp ayağımı burktum. Memleketimi o kadar özlemişim yani!

 

Ben acıktım ya, şimdi kendime sıkı bir sandviç yapamaya gidiyorum. Yoksa bavulumda gizlice getirdiğim çikolatalı kestane şekerlerini mi lüpletsem?

 

 Karli kayin ormaninda...

 

 

Misafirlikte...

 

 

 

 

 

Iki dilli bebeler...

Bebişimin ‘mama mama’ diyere bana gelmesinden ne kadar rahatsızlık duyduğumu daha önce anlatmıştım. Tabii ki bana illa ki anne demesini istiyorum. Fakat bu o kadar kolay olmayacak gibi. Bu konuda ne bulduysam okudum, yurdışında yaşayan annelerimizin de faydalanacağını düşündüğümden yazmaya karar verdim.

Bir gazetede okuduğum araştırmaya göre Amerika’ya göçen Meksikalılar, bunu biraz da çocuklarının geleceği için yaptıklarından ‘Aman çocuklarımız okula başlayınca geri kalmasınlar’ diyerek doğumdan itibaren çocuklarla ana dilleri olmadığı halde Ingilizce konuşmuşlar. Fakat bu dilde kendilerini ifade edemedikleri için çocukların anadil bilgilerinde bir boşluk oluşmuş ve entellektüel kapasiteleri güdük kalmış.

Diğer taraftan çocuklarıyla anadilleri olan ispanyolcayı konuşanların çocukları okula başlayınca kısa zamanda diğer çocuklar kadar Ingilizce öğrenmişler.

Hakikaten çocuklar çok çabuk öğreniyor. Kayınvalidem de eşim çocukken Almanya’da yaşadıklarını, eşimin tek kelime Almanca bilmeden okula başladığını fakat bunun hiç zorluk çıkarmadığını anlatır.

Bebeğimle ana dilimizi konuşmamızı öneren başka bir kurum da Hollanda’da bebeğimi kontrol eden ana çocuk sağlığı merkezi. Eğer çocukla Hollandaca konuşursam ‘Allah muhafaza’ benim aksanımı kapabilirmiş. Bu dili yirmiiki yaşından sonra öğrendiğim için tabii ki bir aksanım var. Fakat bunu çocuğumun kapmasını istemem. Benim inatçılığımı, dediğim dedikliğimi almış zaten.

Danimarka dilini ana dili gibi konuşan damat aday adayımız Henk Emiel de bunun bir örneği. Annesiyle Danimarka dili konuşuyor: Tutarlı olarak, her yerde. Bizimle ise Hollandaca. Entellektüel olarak yaşıtlarından daha ileri. En son kontrolde doktoru bir araba resmi gösterip onun ne olduğunu sormuş, yanıt verememiş. Annesi Julia da eve gelince haklı olarak ‘Oğlum, nasıl bilmiyorsun o resmin araba olduğunu anlamıyorum.’ diyerek biraz bozulduğunu belirtince bizimki basmış yanıtı: ‘Ama anne o araba çok külüstürdü hangi model olduğunu çıkaramadım.’ Bu hikayeden Julia’nın da çocuğuyla başka bir dili konuşmasının doğru olup olmadığını ara sıra sorguladığını anladım. Elinden gelenin en iyisini vermek istediği için oğluyla ana diliyle konuşuyor fakat en iyisi bu mu diye sorguluyor.

Avrupalı Türklerin bir sorunu da okullarda anadil dersinin olmaması ve lise sınavlarında Türkçenin yabancı dilden sayılmaması diğer bir problem. Evde ne kadar Türkçe konuşulsa konuşulsun, çocuk okulda bilgiyi tamamen yerel dilde aldığı için eve gelince o gün neler yaptığını tam anlatamıyor. Ailenin dil bilgisi eğitim nedeniyle iyi değilse okulla aile arasında kopukluk oluyor. Bu durum birçok filme konu olmuştur zaten. (Baba ile öğretmen arasında tercümanlık yapan çocuk) Aile çocuğun okul durumunu izleyemiyor. Eğer Türkçe dersleri olsaydı çocuk kafasında okul ve ev ortamı arasında bir bağ kurabilir ve anadil işini ciddiye alabilirdi. Ne yazık ki şu durumda birçok çocuk bocalama yaşamakta.

Okulda Türkçe dersinin olması çocukların diğer derslerdeki başarılarını da arttıracaktır.

Ayrıca bir çocuğun çok kültürlülük gibi bir mirasa konma olasığı varsa neden bu ondan esirgeniyor? Bugün sokakta bebeğimle Türkçe konuştuğum zaman insanlar ters ters bakıyorlar. Rotterdam belediye başkanı geçen sene sokakta Hollandaca’dan başka dil konuşmayı yasaklamaya kalktı. Bu ırkçılık değil de nedir?

Hollanda prensesleri de iki dilli büyüyormuş. Anneleriyle Ispanyolca konuşuyorlarmış. Eğer iki dilli çocuk yetiştirme kötü birşeyse neden prensesler bu şekilde yetiştiriliyor? Yok iyi birşeyse neden biz çocuğumuza uygulayınca tu kaka oluyor?

 

Kıssadan hisse: Vatandaş, çocuğunla Türkçe konuş.

 

Bir sene önce bu gün

Birisini sarıp sarmalayıp hastaneden getirmiştik. Kendi doğum günümü kızımın doğumuyla geçirerek formatlamıştım ve artık kendi doğum günüm bir anlam kazanmış, hem de ikinci plana düşmüştü.

Hastaneden hemen doğumdan iki saat sonra çıkarmalarını anlamamıştım zira çok yorgundum.

Eve geldiğimizde oturma odasındaki kanepeye uzandım ve önümde duran Maxi Cosi’de uyuyan kapkara yaratığa baktım. Uyanmaması için dua ettim, zira nasıl tutacağımı bile bilmiyordum. O da uyumaya devam etti zaten. Belli ki çok şey geçirmişti.

Bakıcımız geldiğinde bizi yukarıya çıkarttı. Bebeşi yatağına yatırdık. Yemekten sonra uyumamı emretti. Itiraz etmedim ama arada sırada uyanıp yanımda yatan kara meleğe bakmadan duramadım.

Bir sene sonra, hayatımda neler değişti?

  1. Kara melek meğer sarışınmış. Lunagoları döküldü, teninin rengi açıldı. Artık onu mis (!) kokulu kanaryam diye seviyorum.
  2. Sarı melek evin yönetimini ele geçirdi. Artık yürüyor, istediğini ağlamadan iletiyor. Altı dişi var ve hala meme emebiliyor.
  3. Bir sene sonundaki performansımla gurur duyuyorum.
  4. Hayatımda pekçok şeyi kontrol edemeyeceğimi öğrendim. (Valla bunu doğum sırasında öğreniyor insan zaten): Ne yazıldıysa o demeyi öğrendim.
  5. Hayatımda pek çok şeyi kendim kontrol ettiğimi oğrendim. Ne ekersen onu biçersin demeyi de öğrendim.

Ve daha öğreneceğim çok şey var. Bunun için önümde daha çok zaman var. Umarım.

Başlıksız yazı

Büyük ihtimalle yazılı ve sözlü olarak yaptığım haftalık tacizlerim sonucunda belli başlı Türk kanallarını içine alan paket kablo şirketimce tüketiciye sunuldu.

Kaç senedir uğraşıyorum bu başarı için. Trt int’i ana paketten çıkarttıklarında imza kampanyası başlatmıştım. Hollandalı Türkler imzalamak konusunda pek nazlı davranmış, başlarına iş açılmasından korkmuşlardı. Benim ulusal kanalın ana pakette kalması talebimi garip karşılamış hatta kendi aralarında konuşurken ‘çatlak’ damgası vurmuşlardı.

Onların bilmedikleri kablolu şirketinin aynı girişimi iki ay önce Fransızların TV5’e yapmaya kalkmış olduklarını ve öğrencisi olduğum Alliance’ın kıyametleri koparıp örnek bir birliktelik göstererek Hollanda’da yaşayan bir avuç Fransız’ı bahane ederek geri adım attırmış olmalarını bilmemdi. Adamların milliyetçiliklerini acaip kıskanmıştım.

Neyse işte. En sonunda özlemle beklediğim Türk kanallarına kavuştum. Hemen Yabancı Damat’ı seyrettim tabii. Neden derseniz, bizim evde beş senedir yabancı damat oynuyor. Herkes bizi Aslı ve Niko’ya benzetip duruyordu. Ben pek benzetemedim.

Herşeyden önce Niko sular seller gibi Türkçe konuşuyor maşallah. Benim evdeki yabancı damat ise ‘Yeni rakı’ ‘iki bira’ ‘kadın bulgur yap’ gibi ana terimlerden bir adım ilerlemiş değil.

Aslı ve Niko istanbul’da oturuyorlar. Tabii Atina’dan sonra Istanbul cennet gibi geliyordur. Dizideki Niko zaten şehir ortamına alışkın. Benim kocam (sizden iyi olmasın) değil Istanbul, nüfusu ikiyüzbinden fazla tüm şehirlere alerjik. Onu dağlar, göl kıyıları ve köyler paklıyor. Bu nedenle köyle yaşıyoruz.

Bana en çok koyan Türkçe meselesi tabii. Nasıl öğrettiyse öğretmiş kıza çocuk bana ‘mama mama’ diyor. Kim öğretti buna yahu? Benim kızım bana anne demeyecek mi? Bütün gün evde ‘Nur anne, nur anne’ diye tekrar edip duruyorum. Hanımefendinin bir kulağından girip diğerinden çıkıyor. Baba birşey öğretti mi dikkat kesiliyor hemen öğreniyor.

Bu dil meselesini bunun üzerine hemen araştırdım. Bebekleri iki dilli yetiştirmenin yolları! Engin araştırmamın sonuçları pek yakında, www.mutluanne.org’da.

Bebek eðitimi üzerine bir beyin fýrtýmasý

Bebeği ne zaman eğitmeye başlamalı? Bazı anne babalar buna doğumla başlıyorlar. Belli saatlerde emzirme, şımarmasın diye kucağa almama, çatlayana kadar ağlatma falan filan feşmekan.. Ben hiç birine yüz vermedim, bol bol sevdim öptüm kokladım.. Ne zaman isterse emzirdim.

Altı aydan önce neden sonuç ilişkisini bilmiyorlar zaten. Ne zaman ki altı dokuz ay arasında ince motor hareketleri başarıyor, bir de emekliyorlar, ondan sonra şenlik başlıyor..

Eskiden benimkini koyduğun yerde duruyordu mesela, şimdi ara ki bulasın. Bir de sesi çıkmıyorsa kesinlikle bir işler karıştırıyordur. Dünyayı keşfetmek için benden izin alacak değil ayrıca, ulaşabildiği her yer onun oyun alanı.

Telefon mesela. Bayılıyor ev telefonunu ele geçirsin. Ele geçirmek kolay değil tabii. Bir telefon gelsin, annenin konuşmasının bitmesini sabır ve ilgiyle izle, ses tonunda dikkat et. Konuşma biter bitmez o anda bir maymunluk yap, annenin elinden o telefonu al. Tabii ki vermeyecek. O zaman ilgilenmiyor gibi yap, ne yap ne et bir punduna getir ele geçir o telefonu. Eline geçirir geçirmez birkaç tuşa bas, kulağına götür ve annenin ses tonunu taklit ederek ‘daa’ diye konuş.

Geçenlerde gece onikide uyandı bizimki. Dört diş birden çıkarıyor, bu yüzden olacak ishal oldu, altı pişikle doldu (Niye yazı yazamıyorum acaba?). Baktım karnı ağrıyor (Ellerini titreterek ağlıyorsa ağrısı var demektir.) Rezene çayı verdim, yarım saat sonra ağrısı geçti fakat uyutmak ne mümkün. Televizyon seyrettik birlikte. Her yatağa koymaya kalktığımda yıkıyor ortalığı. Konu komşu mu var, babanın ertesi sabah erkenden önemli toplantısı mı var soran yok. Gece üç gibi bitmiştim artık. Son yatağa koyma denemesinde pek ağlamadı sadece humurdanarak ‘Dadi, dada, dadi’ diyerek tehdit eden bir ses tonuyla babasına söyleyeceğini ima etti. Yatağa döndüğümde hala ağlıyordu. Eşimin bana dönüp uykulu uykulu ‘ Ne ağlatıyorsun kızımı?’ diye çıkışması da tehditlerini doğruladı.

Demek ki bebekten önce kocayı eğitmek gerekiyor. Dahası anne babanın eğitim konusunda tutarlı olması gerekiyor. Bizimki daha onbir aylıkken çakmış babanın zaafını, anneyi kim takar artık...

Eskiden ne kolaydı halbuki. Acilen bir çocuk eğitimi kitabı edinmem lazım. Tavsiye edecek bir babayiğit yok mu?

Yine eylül geldi…

Bir zamanlar ne çok sevdiğim bir aydı eylül ayı… Ege serinlemeye başlar, meyvenin sebzenin her türlüsü çıkar, okula dönerdik. Yazın rehavetinden çıkıp gerçek hayata dönüş… Bir genç için ne büyük bir hadise!

Birkaç senedir öyle değil ama… 31 ağustos oldu muydu, o boktan günün yaklaştığını hissedip strese giriyorum.

Bu sene yalnız değilim Allahtan, kızım da var yanımda, annesinin zamansız gözyaşlarını minik avuçlarıyla yakalamaya çalışacak.

Onun büyüdüğünü düşünüyorum, bizim yaşlandığımızı… Kişinin anne ya da baba olması otomatikman bir gün öleceği fikrini beraberinde getiriyor. Bir gerçek bu. Babasıyla şakalaşırken kızım, ileride yaşayacaklarımızı merak da ediyorum. Nasıl büyüteceğiz onu? Gerektiği gibi sahip çıkabilecek miyiz ona? Onu kötülüklerden koruyabilecek miyiz? Ya da kötülüklerden korumak kisvesi altında canından bezdirecek miyiz yasaklarla? Ya o bizim sözümüzü dinleyecek mi acaba?

Babamı kaybettiğimiz o korkunç gün yaklaştıkça bunların hesabını yapıyorum kafamda.

Ben üniversitedeyken bir erkek arkadaşım vardı. Babam hiç sevmezdi onu. Zaten erkek arkadaşlarımı hiç sevmezdi. Ama buna felaket gıcık olurdu, hatta ondan bahsedildiği zaman dişlerinin arasından ‘gıcır gıcır’ seslerinin geldiğini zannederdim.

‘Sen ayrıl bundan, bununla anlaşamazsın.’ Derdi. ‘Vay sen ne çok karışıyorsun bana, neden yargısız infaz ediyorsun çocuğu, bak ailesi iyi, okulu iyi, daha ne istiyorsunuz bilmem ki.’ diye dellenir, birsürü kafasını şişirirdim. Hayır, iki kelime etse hemen polemik uzayacak, bana gün doğacak. Uzun tartışmalardan sakınır, fikrini söyler, eğer çocukla karşılaşırsa çok kötü bakardı, onu öldürecek gibi.

Herneyse, bir gün ben bu çocuğu öylesine terkediverdim. Neden olduğunu bile hatırlamıyorum, zaten önemi de yok. Adam allem etti kallem etti, bilinç aldıma girdi diye düşünüyorum.

Yıllar sonra geriye baktığımda babamın benim adıma iyi bir karar verdiğini görüyorum. Hakikaten ben o adamla anlaşamazdım yahu! Eşimi ise ilk gördüğünde sevmiş, kanı ısınmıştı. Hatta dünürlerle ilk karşılaştıklarında karşılıklı rakı içmişlerdi kutlamak için. Bir kız isteme durumu düşünün, deniz kenarında köfteler ve rakı eşliğinde! Gerçi daha sonra anneme yanmış kız gidiyor diye ama, bana birşey belli etmedi.

Kararlarımı başkasına bırakacak birisi değilim. Fakat babamın görüşünü hemen kabul etmesem de beynimin bir yerlerine yazdım herhalde ki sonunda uygulayıverdim. Nasıl oluyordu da bu kadar iyi gözlem yapıyordu? Bende o kabiliyet var mı? Kızıma yol gösterebilecek miyim? Hem de onu dövmeden, sövmeden, sessizce, kısa ve öz bir şekilde. Sonunda onun mutluluğunu görüp düğününde dansetme ödülüne erişebilecek miyim?

Ne yazık ki hiç göremediğin torunun için elimizden geleni yapacağız baba…

 

 

 

 

 

 

Anne olmak için 20 neden...

    1. Bebeğinizi istediğiniz kadar öpüp koklayabilirsiniz. Karışan olmaz. (Bebekler, katı mamaya geçmeden tabi dünyanın en güzel kokan yaratıklarıdır.) Ayrıca topuklarını ışırabilir, bacaklarını da mıncıklayabilirsiniz…
    2. Dünyaya ne kadar farklı baktıklarını görüp hayret edersiniz. Hayata bakışınız değişir.
    3. Hayata sarılısınız. Onu en iyi şekilde büyütmem gerek diyerek kendinize çeki düzen verirsiniz.
    4. Hayatınız düzene girer. Bilhassa büyün gece uyumaya başlayınca. Sabah mesai erken başladığı için erken yatar, artık sizinle aynı yemekleri yemeye başlayınca sağlıklı yersiniz.
    5. Yukarıdakilere mukabilen inşallah uzun yaşarsınız.
    6. Arkasından koşmaya başlayınca kilo verirsiniz. Kol kaslarınız da çalıştığı için sarkma olmaz.
    7. Hayatınız şenlikli olur. Güldü, oturdu, emekledi, yürüdü, konuştu, mezun oldu, sünnet oldu, evlendi derken aktiviteniz eksik olmaz.
    8. Anneanne veya babaanne olma şansınız olur.
    9. Yaşlanınca sizi arada ziyarete gelir, arada kart atar. Arayanınız olur.
    10. Onunla gurur duyarsınız.
    11. Siz bu dünyadan gidince geride bir ağlayanınız olur. O da sizinle gurur duyar, arkanızdan hayır duaları eder.
    12. Hamilelik hoş bir histir. Doğanın içinizde büyüdüğünü hissedersiniz. Hareketlerini hıçkırıklarını da hissedersiniz. Harika birşeydir.
    13. Onu kucağınıza aldığınızda artık annenizin miniği değilsinizdir. Anne olmuşsunuzdır. Bir anda büyürsünüz.
    14. People Management skills denen olay sizde gelişir. Dediğinizi yaptırmayı, öğretmeyi, organize etmeyi, yeri gelince emir vermeyi öğrenirsiniz.
    15. Zekanız gelişir, pratikleşir. Beyin kendini artan iş yüküne alıştırır. Hele bir de ev dışında işiniz varsa süperwoman olursunuz, super…
    16. Güdüleriniz, içgüdüleriniz gelişir. Hiç konuşmayan birinin ne istediğini, aklından ne geçtiğini anlaya anlaya insan sarrafı olursunuz. Yeri gelir insanların kafasını okursunuz ki bu hem iyi hem kötü birşeydir.
    17. Bebek eşyası için alışveriş etmek dünyanın en zevkli alışverişidir. Suçluluk duymazsınız üstelik.
    18. Eğer evliyseniz ilişkiniz sağlamlaşır. Bir sevdiğim ablam ‘Bebeksiz evlilik pamuk ipliğine benzer, inceldiği yerden kopar demişti.’ Fakat yine de adamı eve bağlamak için bebek yapmaya karşıyım. Bebek ‘ultimate relationship test’ gibi birşey. Eğer iyi temellerdeyse sağlamlaşıyor.
    19. Gebelik vücudu yeniliyor diyorlar. Ben doğru mu bilemiyorum.
    20. Anneniz ve babanız büyük ihtimalle çok sevinir.

Biri eksik kaldık dünyada

Insan yurt dışında bazen uzayda yaşıyormuş gibi oluyor. Birkaç ülkenin gündemini takip etmek bazen bünyeyi sarsıyor.

 

Daha yeni okudum, Duygu Asena’yı kaybetmişiz. Hala inanamıyorum.

 

Ondört onbeş yaşında kitaplarını okuduğum sonra da ‘Ben feminist olcaaam…’diye ortalarda dolaştığım zamanları hatırladım birden.

 

Feminist falan olamadım tabii. Erkek milleti kaleyi içten fethetti. Yelkenleri suya çabuk indirdim, kökümü, başladığım noktayı unuttum bir yerde.

 

Arada bir eşime delirdikçe aklıma gelirdin Duygu… ‘En iyisi buydu bu bile bana neler yaptı.’dediğim zamanlarda, kızım için şimdiden endişelendiğim zamanlarda…

 

Dünyanın onun gibi savaşçılara ihtiyacı var.

 

Bir laf duymuştum. ‘Erkek milleti hamile kalsaydı kürtaj farz olurdu’diye. Bence öyle olmazdı bir kere... Erkek milleti anne olsaydı annelik hakları dünya çapında yazılırdı çizilirdi, standarda bağlanırdı. Annelik meslekten sayılıp sigortaya tabi olurdu. Bebek bakmak için evde oturduklarında emekleri sömürülmezdi, küçümsenmezlerdi ev hanımı diye…

 

Uzun lafın kısası feministler özgür kadınların haklarını korumak için var. Benim gibi aşk kapanıyla yakalanmış kafes kuşlarının değil…

 

Duygu ile hiç tanışmadım. Keşke bir defacık görseydim. Bu laflarla kafasını ütüleseydim. Hatta benim maymunu kucağına verseydim. Bizden illallah deseydi, kaçacak delik arasaydı…

 

Düşüncelerimi görünmez bir balona sarıp kulaklarımdan salıveriyorum gökyüzüne… Cennete ulaşması dileğine…

Bebek yapmamak için 10 neden

Hollanda Viva dergisi bedavaya dağıttığı monster tadındaki ürününde çocuk yapmamak için 10 neden saymış. Altta nedenleri bulabilirsiniz. Parantez içindekiler de benim yorumlarım.

 

  1. Ev alışverişi cehennem azabı verir. Zaten işten sonar süpermarkete gitmek zorken bir de elinde şekere saldıran ADHD’li bir bacaksızla alışveriş etmek çekilmez. (Bacaksızın eline süpermarkete girerken sevdiği şekeri verirsiniz. Ya da bacaksız evde anneanne babaannesiyle, ya da babasıyla kalabilir. Birçok süpermarketin oyun köşesi var. Ayrıca bazı süpermarketlerde sepetin önüne plastik bir araba iliştirmişler. Canavar oraya oturup araba kullanıyor.

    Bunlardan hiçbirisi mümkün değil mi? Hollanda’da birçok supermarket alışverişleri uygun bir fiyatla eve getiriyor. Ben bilhassa ağır şeyleri bu şekilde ısmarlıyorum.
    Bu hizmet Türkiye’de yoktur diyordum. Varmış! Ayrıca köşedeki manavın, evin altındaki bakkalın bu tarz servisleri var mı diye sorun.
    )

  2. Yaşlanır çirkinleşirim. (E zaten hepimiz yaşlanacağız. Eğer adımız Cher değilse tabii. Yavaş yavaş tonton anneanne şekline gireceğiz, çirkinleşmek degil ki bu.)
  3. Doğum acı verir, hem de çok. (Yok ya o kadar acımıyor. Zaten acının da bir amacı olduğunu biliyorsunuz. Benim için bebeğimin doğum hayatım boyunca yaşadığım en güzel günlerden birisi. O kadar acım olsaydı böyle hatırlamazdım değil mi?)
  4. Zekanız karşı çıkar. Isterseniz nükleer fizik alanında uzman olun, aptal bir çocuk tiyatrosuna ya da konsere gitmek için sıra bekleyeceksiniz ve benim burada ne işim var diyeceksiniz. (Yapmayın kardeşim, gitmeyin o zaman. Teyzesinden, anneannesinden, cici annesinden (Bizim cicianne benim kuzen. Yandın sen kuzen!), çocuğunuza deli olan yengenizden rica edin. Ya da kırk yılda bir üstün zekanızı bir kenara koyup gerçekten eğlenceli birşey yapmak isterseniz o başka)
  5. Kariyerinize iyi gelmez. (E doğru. Ama ABD eski dışişleri bakanı Allbright’ın üç çocuğu olduğunu biliyor muydunuz? Kitabında diyor zaten, bugün olsa CV’me üç çocuğum olduğunu yazardım diye.)
  6. Sayılar: Yüz milyon çocuk okula gidemiyor, 30000 çocuk her gün açlıktan ölüyor. (Sizinkine dikkat edin aç kalmasın, okula da yollayın. Bunlar neden değil.)
  7. Seks azalır. (Kişisine göre değişir valla. Ben hiç üzerime alınmıyorum.)
  8. Yaşlanınca çocuklarım bir gün bana bakar demek, yeni nesil anne babasına en fazla kobaylarına baktıkları gibi bakıyor. (Bakmasınlar bana zaten. Gidip hayatlarını yaşasınlar. Okusunlar, gezsinler, aşkı arayıp bulsunlar. Benim gibi yaşlı bir moruğun başında oturup ne yapacaklar. Senede bir gün bir çiçekle gelseler o da yeter bana. Yeter ki rahat ve mutlu olduklarını bileyim.)
  9. Artık uzak ülkelere tatillere değil. Yakındaki tatil köylerine gideceksiniz. (Gez gez o da bir yere kadar. Bebek için birkaç sene kıçımı kırıp oturmak canıma minnet. Benimki bana çektiyse yedi yaşına girince Afrika’ya fil ve zürafa kovalamaya gideceğiz demektir. )
  10. Bebek yapmak masraflıdır. (Doğru. Ama insan çocuğu olunca otomatikman masrafından kısıyor. Geleceği düşünmeye başlıyor.)

 

Kıssadan hisse: Bunlar geçerli neden değil kardeşim!

Bugün hiç havamda değilim, hem de hiç…

Bu bölüme o gün ne getirdiyse onu yazmak istiyordum. Hayatın getirdiği güzel şeyleri paylaşmak için yaptım ben bu siteyi. Anneler için, kendini anne gibi hissedenler için…

 

Ne yazık ki hayat her zaman iyi şeyler getirmiyor beraberinde… O kadar hevesle yaptığım bu siteye bugün hiç birşey yazmak gelmiyor içimden.

 

Bugün Israil saldırısı sonucu Lübnan’ın bir kasabasından şu an itibariyle 37 çocuk cesedi çıkarıldı. Sayı artacağa benziyor.

 

Birkaç gün once televizyonda Israil’in Elat kıyısını gösterdiler. Turist gelmiyormuş. Bir Israilli otel sahibine durumunu anlattırdılar. ‘Benim durumum önemli değil, turist gelmiyor ama nasıl olsa bizim zararımızı devlet öder. Peki iki taraftan anaların kayıplarını kim ödeyecek?’ demişti. Sanki olacakları görür gibi değil mi?

 

Her savaş anneleri  vuruyor. Bu savaş ise tam bir insanlık utancı... Susmak, bu rezilliğe katılmak demek. Herkesin ağzına geleni söylemesi, lanetlemesi gerek! Insanlığın dersini alması için Holokost, Bosna, Bağdat ve daha nicelerinde dökülen masum çocuk kanları yetmedi…

 

Herbirisi anneciğinin bir tanesi,  gözbebeği, canı olan çocukların vahşice öldürülmesi midemi bulandırıyor.

 

Bugün birşey yazmak istemiyorum. Sadece kusmak istiyorum.