Benim gizlice biraz aşık olduğum Hintli Doktor Deepak Chopra’nın ‘Koşulsuz Yaşam’ isimli kitabından alıntıdır:
‘Miami Tıp okulundaki doktorlar tıbben preterm neonat olarak adlandıılan, hamileliğin ortalama otuzbirinci haftasından – ki sekiz ay bile değil- sonra dünyaya gelen kırk prematüre bebeği iki gruba ayırdılar. Bir gruba hastanenin yeni doğunalara ayrılan yoğun bakım ünitesinde normal tedavi uygulandı. Diğer grup günde üç kez tekrarlanan dokunsal/kinestetik uyarı programlarının
bir parçası olan ve birinin kuvözlerindeki camlardan onlara ulaşarak okşayabildiği, kol ve bacaklarını nazikçe kımıldattığı on beş dakikalık bir özel ilgi programında tabi tutuldu. Genel hastane rutininge göre basit bir ilavenin sonuçları çarpıcıydı. Aynı şekilde beslenmelerine rağmen; her gün kontrol grubundan yüzde kırk yedi oranında daha fazla kilo aldılar; algıları daha açıktı ve kısa bir zamanda normal sürede doğmuş bebekler ibi davranmaya başladılar. Sonunda bu çalışmayı başlanlara toplam faturada çocuk başına üç bin dolar tasarruf sağlayarak hastaneden programlanan zamandan bir hafta önce çıktılar. Işte, hayat ve ölüm arasındaki karşıtlık, yorum yapmayı gerektirmeyecek kadar açık….En derin hisleri okşanmayan çocuklar için duydum.’
Geçenlerde doktor kontrolü günümüz geldi. Atladık gittik tabii. Daha önceden inceden kıllaşmamam vardı Zuidzorg (Hollanda’nın güneyinde çocukların sağlık kontolünü yaptığını zanneden kuruluş) doktorlarıyla. Onlar çocuğa margarin ve domuz ciğeri ezmesi yedirmemi önermişlerdi, ben da şiddetle karşı çıkmıştım. E kim haklı siz karar verin artık.
Neyse gittik. Bizim doktor birsürü soru sordu. Kontrol etti kafasına göre. Kız heyecanlı tabii neticede doktora gelmeyeli en az 8 ay falan olmuştur. Burada çağırınca gidiliyor, yoksa ben Türkiye’deki doktorumuzu her gördüğünde fikrini soruyorum, arada sırada sorum oldu mu arıyorum o açıdan içim rahat.
Bizim kıza Hollandaca ağzının burnunun nerede olduğu soruldu. Bizimkisi bön bön baktı tabii. Sonra ben Türkçe sordum şak diye gösterdi. Efendim doktor hanıma göre bizim kızda konuşma geriliği varmış, hatta otistik olabilirmiş. O an şoka girdim. Bir kafamdan geçirdim olabilir mi diye? Zannetmiyorum. Bizimki
aşırı sosyal, arkadaş ortamında canlanan bir çocuk. Herkesle oturur kalkar, iletişimi acaip kuvvetli. Bir gruba girince sosyal durumu aniden çakar, grup lideriyle kanka olmaya çalışır. On dakikada grubun sevgilisi durumundadır. Kreşteki hocalarını bile parmağında oynatıyor. Hadi ADHD dese anlacağım. Anlattım, açıkladım, geri doktor anlamadı. Hiç birşey söylemeden kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp çıktım. Ne yani kadını dövse miydim? Dudaklarımda çıkan uçuğu arabada farkettim.Etrafımızda çoğunlukla iki dilli çocuklar var ve onlar da benim kızdan fazla kelime bilmiyorlar. Akşam oturduk eşimle kızın söylediği kelimelerin listesini çıkardık. Türkçeli Hollandacalı elli kelime. Yaşıtlarıyla eşit yani bizim gelişim kitabına göre. Ama doktor hanıma göre
kızın tam ve uzun cümleler kurması gerekiyor. Hadi ordan canım!Benim kızdığım ola
y belli belirtilerin saptırılması ve bilerek yanlış teşhis konmaya çalışılması. Eşime söylemedim ama Hitler’in ruhu Hollanda’da yaşıyor. Bence faşist doktora çattık karı bizim kızın Türkçesini kıskandı. Bir defaki sefere hazırlıklıyım. O doktoru fiziksel yaptırıma tabi tutmak için antrenman yapıyorum. Ayrıca ne derlerse desinler çocuğuma konuşsun diye baskı yapmaya hiç niyetim yok. Bunun ileride kekemeliğe yol açtığını bilecek kadar pedagoji okuduk Allah’a şükür. Tabii ki ona destek olacağım ama bizde zorlama yok kardeşim. Kızımın üzerinde asla başka çocukların yaptığı şeyleri yapamıyor diye baskı kurmayacağım. Onu gereksiz yere eleştirmeyeceğim, strese sokmayacağım. Onun benden beklentilerini her zaman benim ondan beklentilerimin üzerinde tutacağım. Annelik de zaten bu değil mi?
Bi r yaşından sonra o zamana kadar uslu uslu oturan bebişiniz
Bir canavara dönüşecek.
Ve işin garibi siz onu deliler gibi sevmeye devam edeceksiniz.
Bebek on aylıkken eğitmeye başlayın diyor uzmanlar… Bu yaşta çocuğun hafızası gelişiyor, neden sonuç ilişkisini kurabiliyormuş. Tabii ki biz de eğitim olayını bu zamana kadar rafa kaldımıştık. Artık bu duruma el koymanın vakti geldi de geçiyor.
Hanımefendi uzaktan kumandayı keşfetti. Elinden alamıyoruz. Almaya kalkınca çocuk kilidini
devreye sokuyor, açamıyoruz.Ne zaman meme istiyor, ne zaman uyku, ne zaman parkına girmek istiyor, ne zaman çıkmak istiyor, ne zaman susamış, ne zaman bir kurabiyeye hayır demez, hepsini öğrendik.
Sevdiği sevmediği
, sevemediği şeyler, bunlar yapıldığında verilen tepkiler, hepsini bir bir tecrübe ettik.Hatta ve de hatta ikinci kata takılan güvenik kapısını, dolap kapaklarını da rahatlıkla açınca anladık ki eğitim çok önemliymiş.
Burada eğitilen bebek değil, başkaları gibime geliyor, hayırlısı olsun bakalım.
Şu ayda şunu yapmalı, bu ayda bunu yapmalı gibi ahkam kesmemi istiyorsunuz değil mi?
Avucunuzu yalayın…
Sizin bebeğiniz çok özel… Herkesinki gibi…
Elbette ki gelişimi kendine özgü olacak.
O bir makine değil, insan yavrusu… Nasıl kimimiz yüzmeyi, kimimiz bisiklete binmeyi, kimimiz de araba kullanmayı geç öğrendiysek o da bazı şeyleri daha geç yapma hakkını saklı tutuyor.
Onu olduğu gibi sevin…
Bebişini sürekli diğerleriyle karşılaştıran bir anne olmak istemezsiniz. Bu tür anne bebek çocukluğa adım atınca eşe dosta ‘Ah kardeş, çok zeki…’ muhabbetine başlar. Annemin bu tür bir sürü arkadaşı vardı. Çocukları zeki olduklarına inanıp ders çalışmayı bıraktılar. Sonunda da eğitimleri yarım kaldı. Bunu istemezsiniz değil mi?
Çocuğu överek şımartmak ile sürekli başkalarıyla karşılaştırarak yermek arasında pek fark yok. Aşırılardan sakının.
Çocuğunuzun gelişimini belli aralıklarla gittiğiniz ana çocuk sağlığı merkezlerindeki uzmanlarla tartışın, konu komşuyla değil.